Serenad – Zülfü Livaneli [Kitap]

SERENADE FÜR NADİA

Serenad‘ı 2012 yılında bir kitapçıda ilk elime aldığımda, kitapçı Zülfü Livaneli‘nin aşkı işleyişini görmem, okumam gerektiğini etkileyici bir biçimde anlattığından tereddüt etmeden aldım ve hemen okumaya başladım. Her bir sayfa geçişimde içimden hak verdim, kitapçıya.

Livaneli’nin büyülü kalemi, hikayenin içinde kaybolmayı sağlıyor.

Serenad; 60 yıl süren aşkı, bağlılığı anlatırken, bizi tarihin karanlık köşelerinde kalan, gün yüzüne çıkarılmamış trajik olaylarıyla derinden etkiliyor.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudi Soykırımı’yla karşı karşıya kalan ve bundan kaçarak ülkemize sığınan 190 bilim adamının üniversitelerimize ve bilime olan katkıları da yer alıyor kitapta. Aynı zamanda Einstein’in Atatürk’e yazdığı mektup da.

Asıl hikaye ise 87 yaşındaki Alman asıllı Amerikan vatandaşı Profesör Maximillian Wagner ile 36 yaşındaki Maya Duran’ın karşılaşmasıyla başlar.

Bu cümleden sonra “hmm 36’lık kadın ile yaşlı, zengin profesörün ilişkisi” gibi kötü düşünceleri çıkarın aklınızdan. 🙂

İstanbul Üniversitesi’nin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Max’i karşılama görevi Maya Duran’a verilir. Davet aslında bahanedir. Profesör’ün İstanbul’a gelmesi bazı kesimleri rahatsız etmiş ve izlemeye alınmıştır. Halbuki Profesör sadece 60 yıllık aşkının izini sürebilmek için İstanbul’a gelmiştir.

Max’in sırlarının yanı sıra Maya’nın aile sırları da ortaya çıkacaktır. Büyük acılarla, yürek burkan yaşanmışlıklarla.

İkinci Dünya Savaşı sırasında olan Yahudi Soykırımı, Ermeni ve Kürt sorunlarının haricinde; çoğunluğun, aslında kimsenin bilmediği Almanya, İngiltere ve Türk hükümetinin ortaklığıyla bir insanlık trajedisi olan “Struma” olayına da dikkat çekiliyor, acılı bir anlatımla.

Ve Kırım Türklerine yaşatılan “Mavi Alay”.

Tüm bunları biz Livaneli kalemiyle, Maya Duran’ın ağzından dinliyoruz. Bunun sebebini de Livaneli şöyle açıklıyor:

Kadınlar ve sanatçılar, dünyayı sade, somut, elle tutabildikleri gerçekler ya da ön yargılarla değil, sezgileriyle keşfediyor. Roman yazımında empati çok önemli. Çünkü her yazdığınız kahramanın içine gireceksiniz. Eğer kadını anlatmıyorsanız insanlığın yarısını anlatmıyorsunuz demektir. Kendimi roman boyunca oradaki kadın kahraman gibi hissettim.

Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk adet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini.Son nefesini içi arzularla, heyecanlarla dolu bir kız olarak verir. Ama değişim yaşar. Hayat o kızı sürekli değiştirir ve bu değişimlerin hiç şaşmayan bir aktörü vardır: Bir erkek.

24 Şubat günü Max, Maya’dan onu Şile’ye götürmesini ister.

Şile yakınlarında Profesör kemanı ve üzerinde “Für Nadia (Nadia için)” yazan çelenkle tek başına deniz kenarına iner. Çelengi denize, dalgaların arasına bırakır ve kemanını çalmaya başlar. Hava çok soğuktur ve Profesör bir süre sonra soğuktan bayılır.

Maya, Max’in hayatını kurtarırken büyük bir yanlış anlaşılmanın da ortasında kalacaktır. Daha sonra işinden istifa etmesine neden olacak kadar büyük bir yanlış anlaşılma. İstanbul’a dönerler. Profesör’ü hastaneye götürürler ve belirli tetkikler yapılır. Maya, doktor arkadaşının yardımıyla Profesör’ün kanser olduğunu ve çok az ömrünün kaldığını öğrenir. Ve Maya artık, Maximillian ile Nadia’nın büyük aşkının hikayesini birinci ağızdan dinlemeye başlar.

Fırfır!..  Koku’nun Kimyası

Hitler döneminde Max, “Nadia” adında Yahudi bir kıza aşık olur ve evlenirler. Nadia’nın Yahudi kimliğini saklamaya çalışırlar, ismini değiştirirler. Gerçek kimliğinin de ortaya çıkmasından korktukları için de Paris’e gitmeye karar verirler.

Fakat olaylar istedikleri gibi gelişmeyecek ve düzgün gitmeyecektir. Trene bindikten kısa bir süre sonra Max’in Nadia’nın yanında olmadığı bir an Nadia’nın kimliği anlaşılmış ve trenden indirilmiştir. Max tek başına gitmek zorunda kalmıştır.

Max, İstanbul’a Yahudi arkadaşlarının yanına gelmiş ve Nadia’yı kurtarmak için bir çok yola başvurmuş, lakin sonuç alamamıştır. Sonunda bir yolunu bulur ve Nadia’nın “Struma” adlı bir gemiye binmesini sağlar. Gemi bir süre sonra arıza yapar ve İstanbul açıklarında demir atar. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmez. Profesör her gün Nadia’yı görme umuduyla Şile sahiline gider ve geminin olduğu yöne bakar.

Gemi uzunca bir süre bekletildikten sonra Ruslar tarafından havaya uçurulur.

livaneli

Profesör hayatının aşkı Nadia ve doğmamış çocuğunu kaybeder.

Profesör’ün Şile’de deniz kenarında çaldığı parça ise Nadia için bestelediği ve evlenme teklif ederken çaldığı parçadır. Büyük aşkı için yazdığı parçayı, büyük aşkının ölüm yıldönümünde 24 Şubat’ta tekrar çalmıştır.

 “SERENADE FÜR NADİA”

Maya, Profesör’ün hikayesiyle birlikte kendi ailesiyle ilgili de bir çok acı hatıraya şahit olacaktır.

Babaannesi Semahat hanım, asıl ismi Mari olan bir Ermeni’dir. Anneannesi Ayşe ise canını “Mavi Alay”dan zor kurtarmış bir Türk kadınıdır. Maya üçünü birlikte düşünür.

Nadia, Mari ve Ayşe üç şanssız kadın…

Maya’ya göre bunların aralarında şanslı sayılabilecek tek kadın dinini değiştirmek zorunda kalmamış olan anneannesi Ayşe’dir.

Max bir süre sonra Amerika’ya döner. Maya ise onunla ilgili araştırmalarına devam ederken, başta bahsettiğim ‘yanlış anlaşılma’nın yol açtığı konuşmalar yüzünden işinden istifa eder. Maya, Max’le ilgili bir çok bilgiye daha ulaşır. En önemlisi de “Serenade Für Nadia”nın orijinal halidir.

Maya Amerika’ya gider ve bunu Max’e iletir. Max bir süre sonra ölür ve vasiyeti üzerine külleri Maya tarafından Şile sahilinden denize bırakılır. İki sevgili, büyük iki aşık, aşklarını doya doya yaşamalarına izin verilmeyen, ayrı düşen iki aşık Max ve Nadia bu şekilde kavuşmuş olur.

Ek olarak Zülfü Livaneli’nin romanda adalet hakkında yazdıkları da akıllarda kalması gerekenlerden:

Adil olanın peşinden gidilmesi doğrudur, en güçlünün peşinden gidilmesi ise kaçınılmazdır. Gücü olmayan adalet acizdir; adaleti olmayan güç ise zalim. Gücü olmayan adalete mutlaka bir karşı çıkan olur, çünkü kötü insanlar her zaman vardır. Adaleti olmayan güç ise töhmet altında kalır. Demek ki adalet ile gücü bir araya getirmek gerek; bunu yapabilmek için de adil olanın güçlü, güçlü olanın ise adil olması gerekir.
Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık. 

1 Beğeni

Sosyal medya sakini.

Yorum bırak :

Email adresleriniz bizde saklı kalacaktır.

Site Footer

Sliding Sidebar

Size daha önce hiç evrenin özütünün düşünceler olduğunu söyleyen oldu mu? Evet! Ne enerji, ne atom, ne de başka bir şey! Evren sadece düşüncelerden oluşur. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler düşüncelerden oluşur. Evler, arabalar, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü düşüncelerden oluşur. Erkekler, kadınlar, çocuklar, bütün insanlar, bütün hayvanlar, bütün canlılar her şey ve herkes sâfi düşünceden oluşur. Dünyanın var olmadığını düşünen biri için dünya aslında yoktur. Bu kadar basit işte.