Ne Olacak Bu Memleketin Hali?

Son günlerde ülkenin durumu ortada diyeceğim ama sizinde bildiğiniz üzere son birkaç yıldır ülkede ortalık hiç durulmuyor. Ülkenin sıcak gündemi en aksiyonu bol Bollywood filmine taş çıkartır.

Neden aksiyon dediğimde Hollywood değilde Bollywood dediğimi izleyenler anlayacaktır.

15 Temmuz darbe girişimi ile birlikte kırmızı çizgilerin de üzerine çıkan bazı oyunlardan sıkılan, korkan, sadece huzurlu bir yaşam sürmek isteyen vatandaşlar çareyi göç etmekte buluyor.

Sizinde herhangi bir sözlükte denk gelmiş olma ihtimalinizin yüksek olduğu bir mektup var. Kanada’ya göç eden bir ailenin veda mektubu. Bilmeyenler için buyrunuz..

Biz eski Türkiye’nin insanları, yeni Türkiye’yi terk ediyoruz.

Biz gidiyoruz. Artık tanınmaz halde olan, doğduğumuz bu topraklardan, doyacağımız topraklara göç ediyoruz. Gezi zamanı içimizde alevlenen minicik umut kıvılcımı maalesef artık tamamen söndü.

Asıl sorunun bizi yöneten ayak takımı değil, böyle olması gerektiğine inanan, bundan son derece memnun olan, senden benden sırf onun gibi olmadığımız için nefret eden halk olduğunu anladık artık.

Böyle nefret dolu bir çevrede barınamıyoruz.

Azınlığız. Mutsuzuz.

Her gün ayrı bir katliamın yaşandığı, insan hayatının 5 para etmediği, üstüne bir de ülkenin yarısının inancınıza, doğduğunuz yere, ideolojinize, düşüncenize göre “oh olsun, iyi ki geberdi” dediği bir yerde daha fazla yaşayamıyoruz.

Belki tesadüfen o gün denk gelmeyip, patlayan bir bomba ile ölmüyoruz ama bu da pek yaşamaya benzemiyor doğrusu.

Biz artık insan yerine konmak istiyoruz.
İyilik yaptığımızda “enayi”, saygısızlık yapmadığımızda “ödlek”, eğitimliysek “entel”, görgülüysek “elit”, dürüst isek “saftirik”, oruç tutmuyorsak “kâfir” diye yaftalamadığımız bir hayatımız olsun istiyoruz.

Öyle ya, başka hangi dilde “entel” diye hakaret var? Ne acıklı değil mi? Daha basit bir hayat istiyoruz. Daha güzel bir hayat istiyoruz. Ayıp mı?

Her şeyden önemlisi, koca bir hayatın henüz en başında olan Uzay’ın sorumluluğu var artık üzerimizde. Sadece kendimiz için değil, onun için gidiyoruz en çok.

Bu ülkede her şey çok zor. Çalışmak, kazanmak, okumak, eğlenmek, dinlenmek, seyahat etmek, çocuk büyütmek…

Maalesef istediğiniz kadar çok para kazanın, bazı şeyleri satın alamıyorsunuz.

Kendi fanusunuzda belki huzur bulabilirsiniz ama burnunuzu kapıdan dışarı çıkardığınız an bu kötü insanlarla muhatapsınız. Sokakta, trafikte, okulda, iş yerinde…

Belki çocuğunuzu yılda 40.000 tl vererek en iyi okula gönderiyorsunuz ama canını eğitimsiz, saygısız, hatta kuvvetle muhtemel daha önce içeri girip çıkmış eski bir dolmuş şoförünün kullandığı servise emanet ediyorsunuz… Siz gece gündüz çalışıp didinip tüm servetinizi yıllarca bu okullara, kurslara yatırıyorsunuz ki çocuğunuz mezun olduğunda 1500 tl maaşla, dayısının torpiliyle yönetici olmuş bir hanzonun altında çalışabilsin…

Bu ülkede artık gerçekten, taraf olmayan bertaraf oldu.

Göz göre göre hem de.

Ramazan’da sigara içene verdikleri tepkinin yarısını 45 çocuğa tecavüz edildiğinde vermeyen insanlarla nasıl yaşanır?

Yaşayamıyoruz.

Niye terk edip bu ülkeyi onlara bırakıyoruz? Niye hep biz gidiyoruz?
Çünkü gitmezsek hep biz ölüyoruz.

Eğer başımıza bir iş gelmeden, hayatta kalmayı başarırsak, bu ay sonunda, binip uçağımıza yeni hayatımıza başlıyoruz.

Çokça buruk, bir o kadar heyecanlı, oldukça da öfkeliyim aslında. Tam bir duygudurum bozukluğu. Bakalım nasıl olacak…

Biz eski Türkiye’nin insanları, yeni Türkiye’yi terk ediyoruz.

Düşünceleri bu şekilde dile getirerek yeni bir hayata yelken açan ailenin ardından, hergün düşünce özgürlüğünü savunan bizler ise kısaca “gidin” anlamına gelen birbirinden yaratıcı küfürler savuruyoruz aynı sözlüklerde.

Peki tamam.. Onlar gitti ve biz dönüp ülkemize bakalım şimdi.

Sene 1918.. Elde avuçta neredeyse hiçbir şey kalmamış ve halkın kafasındaki soru;
Ne olacak bu memleketin hali?

Fırfır!..  Entel Ruh

Sene 1938.. Ata’mız öldü ama sorumuz hala aynı;
Peki şimdi ne olacak bu memleketin hali?

Seneler geçti.. Sene 1980.. Demokrasinin, cumhuriyetin düzenini beğenmeyenler kabus gibi çöktüler halkın üzerine. Kardeşi kardeşe vurdurdular.. Herkes yine aynı soruyu sordu;
Ne olacak bu memleketin hali?

Sene 2016.. Farklı kişiler benzer oyunlar oynuyor hala. Halkımız direniyor direnmesine ama herkesin kafasında hala aynı soru;
Ne olacak bu memleketin hali?

Peki tamam.. Ne olacak sorusunu cebe koyduk. Şimdi soruyu biraz değiştirelim ve “Neden böyle oluyor?” diye soralım, ne dersin?

Çok uzaklara gitmeye gerek yok hemen hepimizin evinde iyi-kötü bir televizyon var. Açalım haydi birlikte. Saat 08.00 sabah kuşağı. Ne görüyorsun televizyonda? Saat 14.00. Saat 18.00 Saat 21.00. Saat 23.00. Evlendirme programları, eleştiri programları, anlamsız diziler, dini programlar, tuhaf yarışmalar.. Koca bir HİÇ değil mi? Dünyanın parası dönüyor şu ufacık dikdörtgenin içinde ama ne kadar da boş! Dayanamadın ve gidip internetten yabancı bir dizi seçip izledin değil mi?

Hadi artık yeni nesil televizyon izlemiyor youtube kanallarını takip ediyor diyelim. Onlara ne demeli? Onlar sizce farklı mı? Kaliteli kanal adedi kaç tane?

İnternet demişken, kaç tane içi gerçekten dolu, kaliteli, özgün ve seni tatmin eden site yada blog var?

En azından yabancı kaliteli yapımlar var ve biz de onları Türkçeleştirip paylaşıyoruz da biraz denge sağlanıyor ha!

Peki tamam.. Devam edelim. Coğrafi konum itibariyle dünyada eşi benzeri olmayan bir ülkeyiz ancak insani konum itibariyle de bir o kadar eşsiz (!) bir konumdayız değil mi?

İnsana verdiğimiz değeri düşünelim biraz da. Uzaklara değil kendi çocuğumuza bakalım. Muhteşem hayalgücü ile kendince bir şeyler yapmaya çalışan çocuğumuza yardım edeceğimiz yerde ne yaptık? Onu “icat çıkarma” diye bastırdık. Merakını gidermeye çalışırken sorduğu soruları da “Sus, soru sorma!” diye bastırdık. Hep bastırdık, hep susturduk.

Peki tamam.. Şimdi ben size bir soru soracağım.

Doğup, büyüyeceğiniz ve yaşayacağınız ülkeyi seçme şansınız olsa nereyi seçerdiniz? Cevap verirken kendimize dürüst olalım lütfen. Kaçımız Türkiye derdi? Kaçımız İngiliz olmak isterdi yada bir Alman, belki bir Amerikalı? Kanada sokaklarında büyümek isteyenler? Çocuğunu Suriye’de büyütmeyi tercih eden olur muydu? Hangilerimiz tek bir yaşama hakkına sahip olduğumuz dünyada yaşamak isterdi, hangilerimiz savaşmak isterdi?

Bir İtalyan yönetmen olan Leonardo Dalessandri’nin 20 günlük Türkiye turu sonunda hazırladığı videoyu izlediniz mi?

Pekii.. Gidenler gitti, kalanlar kaldı. Herkes tercihini yaptı. Şimdi sıfırdan başlayalım.

Türkiye’yi “Nereli olmak isterdin?” sorusuna verilebilecek en güzel yanıt haline getirmek için ne yapmalıyız?

İlk olarak okumaya başlamalıyız. Hemde en baştan. Sil baştan. Bildiğiniz her şeyi bir kenara bırakın. Sevebilirsiniz ya da sevmeyebilirsiniz ama bütün dünyanın saygı duyduğu ve bu ülkeyi size armağan eden biri var hatırladınız mı? Sıfır noktamız işte tam olarak orası.

Mustafa Kemal Atatürk.

Mustafa Kemal’in bize bıraktığı bir armağanı var aslında. Yıllar öncesinden görüp bugün karşılaşabileceğiniz her şeyi tek tek anlattığı. “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusuna verilebilecek bütün yanıtları verdiği. Neyin neden olduğunu, ne yapman gerektiğini, ne şartlarda şuan havasını soluduğun bu güzel ülkenin kurulduğunu anlattığını.

Hadi sıfır noktasından başlayalım. Birlikte okuyalım Atatürk’ün NUTUK‘unu..

 


Mektup: [1]
Kapak Fotoğrafı: [1]

1 Beğeni

Oksijen ile aramda ironik bir bağ var.

Yorum bırak :

Email adresleriniz bizde saklı kalacaktır.

Sliding Sidebar

Size daha önce hiç evrenin özütünün düşünceler olduğunu söyleyen oldu mu? Evet! Ne enerji, ne atom, ne de başka bir şey! Evren sadece düşüncelerden oluşur. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler düşüncelerden oluşur. Evler, arabalar, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü düşüncelerden oluşur. Erkekler, kadınlar, çocuklar, bütün insanlar, bütün hayvanlar, bütün canlılar her şey ve herkes sâfi düşünceden oluşur. Dünyanın var olmadığını düşünen biri için dünya aslında yoktur. Bu kadar basit işte.