Ekim Sabahında Cinayet [Bölüm 1]

Bu satırları yazarken, keskin bir şekilde meşe ve son derece ağır, cilalı çalışma masamın üzerine vuran ışık huzmesini bir o kadar keskin, siyah ihtiyar gözbebeklerimle takip ediyordum. Gözlerim sefil ve bir o kadar parlak huzmeye iştirak eden pek hoş manzaralı penceremde durakladı. Değişmiş yaşamların ve mazinin son sürat zihnime izinsiz girmesi, ihtiyar bedenimde ani bir ürpermeye yol açarken tepeden tırnağa titriyor, buz kesiyordum. Tam on sekiz sene önceydi.

Turuncuların hakim olduğu bir Ekim sabahında uyandığım o vakit, monoton ve bir o kadar sıradan yaşamıma düşecek olan yıldırımdan bihaber, gözkapaklarımı açılmaya ikna ediyordum.  Serin, lavanta kokulu çarşaflarımın arasından isteksiz, sıkıcı sokak manzaralı pencereme doğru süzüldüm.  O vakitler yirmi dört yaşında, çok okuyan lakin tecrübelerini roman sayfalarından edinmiş pek toy bir delikanlıydım. Henüz atıldığım iş sektöründe pek de hevesliydim açıkçası.

Ailem, zamanında beni dedemin reklamcılık sektöründeki vazifesine uygun görmüştü; okulunu, yüksek okulunu, kursunu, diplomasını neyini isterseniz hepsinde de hazırdım. Kim bilir, aileme boyun eğmemi asi ruhuma gem vurabildiğime yorsanız da “reklamcılık” gelmedi de denemez azizlerim. Bulgar göçmeniyim. Saman sarısı saçlarım, yumuşak mavi gözlerime akisli bir hava katıyor, kimine göre bir mankenin sofistike yüz hatlarını taşıyorum. Kirpi bıyıklı, tıknaz Kayserili müdürüm beni karşısına almış; “Cemil, oğlum.” Demişti. Çoğu seyrelmeye başlamış kuzgun karası saçlarını çapkın bir edayla jölelemeyi ihmal etmezdi. Briyantin vardı o vakitler.

Seninle açık konuşacağım. Her hafta en az iki delikanlı peşimden koşuyor. Yok Rauf Bey bana da şans verin, Rauf bey şu şu maaşa razıyım. Oğlum tahsilleri de tam ha, koskoca şirket vesselam. Bi çalıştın mı, oo al başını yürü.
Allah var, rahmetli dedenle sürünmüş olmasam gözünün yaşına bakmam ha.

Tek şekerli demli çayından pek sesli bir yudum alırken yüz hatları iyice gerildi. Az sonra uğraşmayı pek sevdiği hademe Rüstem’i çağıracak, tiksindirici diyebileceğiniz muzip sırıtışıyla buranın saygın bir müessese olduğundan bahsederken ellerini önünde kavuşturmuş Rüstem’e yeniden çay demletecekti. Homurdanarak geniş çenesini kaşıdı ve çatık kaşlarıma bakarak devam etti;

Sen müşteri hizmetleriyle ilgilen oğlum, elbet bir gün yükselirsin hadi bakayım.

Elbet onu da sineye çektim. Bir yerden başlamak lazım diyerek ağır ağır işime koyuldum.

Hain reklam ajansımın müşterekliğinde domates suratlı, son derece iğrenç saç ve sakal tıraşlı müdürümün dışında iyi insanlar da vardı. Hoş; dostum, çocukluk arkadaşım ve şirketin asıl mankeni, bir o kadar da çapkın Kenan’ın sohbeti de arkadaşlığı da yettiğinden etrafı incelemeye gerek duymamıştım. Benden üç yaş büyük olan Kenan’la önce ortaokul sonra lise yıllarımızı paylaştık. Lise yıllarımızda ağır el şakalarından dolayı adını “Kobra Kenan” olarak yaftaladığımız çapkın mahluk, amatör grubuyla bir senesini müzisyenliğe heba etti. Sahne aldığı ortamda güzellikleri dillere destan hatunların güzelliğini belirtme ihtiyacı ruhunda tezahür etmiş, yediği dayakların haddi hududu kalmayınca gitarı da kırmıştı, grubu da dağılmıştı. Böylelikle bir kere daha kader ortağım olmuş, damda adi sigarasından çektiği nefesleri içine hapsederken anlattığı müstehcen anılarıyla sıkıcı günlerimize biraz olsun renk katmıştı.

Fırfır!..  Yağmura Yürüyorum

O Ekim sabahı istediğim ahengi yakalayamadığım takım elbisemin kravatını sıkıntıyla bağlayışımı Kenan’ın zır zır çaldırdığı telefonu böldü. Açtım tabii telefonu. “Sarı” dedi. “Lan Sarı” Sarı derdi bana. Sevimli bir alaycılıkla derdi ama çekemezdi de beni it herif. Dudağımın kenarı istihfafla yukarı kıvrıldı; “Çabuk söyle senin gün yüzünü gördüğüm yetmiyor mu her gün?

-Çorbacıya gelsene.

-Hangisine?

-Tarhanası güzel olana..

Sıkıcı mimarların yaptığı binaların önünden geçip, izbe yollarını arşınladığınız, şu sıralar turuncu sonbahar yapraklarının hışırdayarak güçlükle renk kattığı kaldırımlarda ayak seslerinizi dinlerken ajansın etrafında kampus edasıyla dizilmiş, çoğu çorbacı olan aşhanelerden birini tercih edebilirdiniz.

Kobra Kenan ajans binasının iki blok ötesindeki çorbacının önünde etrafa bakınırken kah dalgalı saçlarını karıştırıyor, kah elindeki sigarasından sabırsız nefesler çekerek keskin yüz hatlarını dumana boğuyordu. Adımlarımı hızlandırırken ağzımdaki sakızı attım. Delirirdi sakız görünce. Lakin sakızdan daha çok nefret ettiği şey de Rauf Müdürdü. Es geçmek ayıp olacaktır.

Hayatın dengesizliklerinin, cilvelerinin bir kısmını bu dengesiz Kenan’da görmeniz mümkün olabilir. Beni baştan aşağı süzerken attığı izmariti ezdi. “Dün ne zıkkım içtin de tarhana içeceksin?” derken aşhanenin kapısını açıyordum. Ahşap ağırlıklı aşhane sıcaktı. Kırmızı pötikareli örtüsü olan az sayıda masası, sevimlilikten uzak, inek ve koyun motifleri vardı. Kenan trençkotunun önünü açınca dükkana ağır bir parfüm kokusu doldu. Sandalyesini çekerken,

Rakı dostlarla, şarap sevgiliyle devrilir. Gecenin yakışıklı yolcuları viski içer.

Şapşalca göz kırptı, ben de göz devirdim. Garsonun gelmesiyle edeceğim okkalı hakareti unutmuş, üzerimdeki ağırlıkları çıkarıp yerleşmiştim. Birbirimizi boş suallerle boğmadığımızdan sessizce gerinip esneyerek dükkanın rehaveti eşliğinde çorbaları beklemeyi uygun gördük. Susarak da anlaşırdık. Tam o esnada, önüme koyulan dar kasedeki çorbanın dumanını yüzümde hissetmeden belki iki, belki iki buçuk dakika önce kirli, ahşap çerçeveli pencerenin ötesinde yerlere serpilmiş sivri hatlı yaprakların oluşturduğu renk cümbüşünü bir huri, masum bir hale içindeki siluet etrafa saçarak ilerliyordu. Hurinin küçük ağzı, dolgun pembe dudaklarla yol alırken mini bir burunla devam ediyordu. Grisi yanan gözlerinin iriliğine uzun kirpikleri, kara kalın kaşlarına uzanarak eşlik ediyordu. Süt misali bir tenle sarılmış bedende, yüzünün bittiği yerde bakmaya kıyamayacağınız zariflikte bir boyun uzanıyor, çekici uzuvlarını ancak tutkulu hatta biraz çılgın bir şairin tasvir edebileceği bir vücudu oluşturuyordu.

Gecenin bir parçasını bıraktığı siyah saçlarını okşayan rüzgarın hatlarını zihnimde çizmeye gereksiz bir çaba harcarken, Kenan’ın pis cama tehlikeli bir biçimde yaklaştığını henüz fark etmiştim. Garson Arif de pek bir kıymete binmiş dünyaya – daha doğrusu dünyanın merkezinde süzülen huriye – açılan pis pencerenin önünde, Kenan’ın hemen yanında yerini almıştı. Kayıtsızca ekmeğime uzandım. Çorba da güzeldi.

** Devam Edecek.. **

 

1 Beğeni

Yorum bırak :

Email adresleriniz bizde saklı kalacaktır.

Sliding Sidebar

Size daha önce hiç evrenin özütünün düşünceler olduğunu söyleyen oldu mu? Evet! Ne enerji, ne atom, ne de başka bir şey! Evren sadece düşüncelerden oluşur. Galaksiler, yıldızlar, gezegenler düşüncelerden oluşur. Evler, arabalar, sokaklar, ağaçlar, gökyüzü düşüncelerden oluşur. Erkekler, kadınlar, çocuklar, bütün insanlar, bütün hayvanlar, bütün canlılar her şey ve herkes sâfi düşünceden oluşur. Dünyanın var olmadığını düşünen biri için dünya aslında yoktur. Bu kadar basit işte.